Bizi Twitter'dan takip etmek için: @sotatercuman
Çeviri arşivimize ulaşmak için tıklayın.


Dennis Bergkamp: Benim Hikayem - Liderler


"Göz göze geldiğimiz anda ne yapmak istediğimi bildiğini anlardım" der Henry onun için. Sonrasını biliyorsunuz zaten, Henry'ye, birkaç kişiden sakladığı topu çok alakasız ve kütük gibi gözüken vücudundan hiç beklenmeyecek bir şekilde defansın arasından bırakır, Henry de onu uzağa plaselerdi. Basitliğin zarafeti ya da zekanın sahadaki tezahürü gibi biraz dizi tanıtımına kaçan büyük tamlamalarla açıklanabilir onun oyunu.

Top bir an önce Bergkamp'a gelsin diyerek izlerdim Arsenal maçlarını. Aslında şimdi birçok çocuk da “Messi'ye atın, Neymar'a verin” diye izliyor. Onlar alsın, çalım atsın, basıp geçsin... Yalnız bir fark var, ben topun Bergkamp'a gelmesini, Bergkamp'ın vereceği inanılmaz pası ya da yapacağı inanılmaz top saklama hareketini görmek için isterdim. Sansasyonel çalımları veya inanılmaz top sürme yeteneği yoktu. Ama top bir an önce ona gelmeliydi, çünkü futbola ait, göz hoş gelmeyen, dikkat çekmeyen ne varsa onu sansasyonel hale getiriyordu.


Hiçbir zaman Hollanda sempatim olmamıştır ama, Arjantin'e attığı golden sonra evin yemek masasında bulmuştum kendimi. O gün başlayan bir şey zaten Bergkamp sevgim. Uçak korkusunu, sırf hayranı olup, merak ettiğim için bir futbolcu hakkında özel bir bilgi olarak öğrenmiştim. Artık mahalle maçlarında ara pası atmak, kimin nereye hareketlendiğini incelemek çalımdan veya şuttan, daha keyifli gelmeye başlamıştı. 


Herkesin Bergkamp'ın olduğu takıma baktığında gördüğü ilk adam Henry'dir, değilse Pires'tir, değilse Ljungberg'tir... Bergkamp'ı görmek için biraz daha dikkatli bakmanız, sevmek içinse biraz sabredip izlemeniz gerekir. Şimdi bakıyorum, Bergkamp sırf mahalle maçında oynadığım oyunu değil, hayatımı da değiştirmiş. Belki “hadi be” sınırında olacak ama, sabretmeyi, bakmayı değil, görmeyi, incelemeyi ve arka plandayken yönetebilmeyi öğretmiş.


Birazdan okuyacağınız yazı, Dennis Bergkamp'ın Stillness and Speed adlı biyografisinde yayınlanmıştır.

29 Aralık 2014 Pazartesi Leave a comment

Zlatan İbrahimoviç - Guardian Röportajı

Bugün Zlatan İbrahimoviç'in doğum günü. Hiç bitmeyecek bir yazın habercisi gibi gözüken bir Ekim gününde, Paris'teki evinde otururken, her zaman olduğu gibi neşeli ve umarsız gözüküyor. 33'ncü yaş günü "bir aile geleneği olarak, oğulları Maximilian ve Vincent'in doğum günü şarkısı söyleyerek yatak odasına koşturmasıyla başladı. Saat çok erkendi ama çok güzeldi."

11 Aralık 2014 Perşembe Leave a comment

Tarihin En İnanılmaz Bovling Öyküsü

Birazdan okuyacağınız yazı, ilk olarak D Magazine'in Temmuz 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Bill Fong, elinde 7 kiloluk bovling topuyla kulvara doğru ilerlerken nefes almak şöyle dursun bunu aklından bile geçirmemek için uğraşıyor. Vücudunun artık kendi kendine ezberlediği bir grup komplike kas hareketini gerçekleştirmesini bekliyor. Uzun lafın kısası, bir robota dönüşmek istiyor.

48 yaşındaki Fong, 1.80'lik boyu ve geniş omuzlarıyla topu göğsüne doğru çekip hafifçe yalpalayıp önce geri, sonra ileri doğru sallayıp faul çizgisine doğru beş ölçülü adım atarken, kolundaki hareketin enerjisi bir sarkacı hatırlatıyor. Elinden çıkardığı top, cilalanmış ahşap parkenin üzerinde yüzercesine süzülürken, su üzerinde uçan deniz uçakları akla geliyor. Top, bir süre sağ taraftaki oluğun hizasında seyredip hemen akabinde saat yönünün tersine hafifçe falso alıyor. Ama kulvarın sonuna doğru yaklaştıkça, sanki bir uzaktan kumandayla kontrol ediliyormuş gibi ortaya doğru meyletmeye başlıyor. O son hareket, topun tam zamanında olması gereken yere gitmesini sağlıyor. Bir saniye önce hedefi ıskalayacakmış gibi gözükürken, şimdi lobutların tam göbeğine, hedefi 12'den vurmaya doğru yol alıyor.

3 Aralık 2014 Çarşamba Leave a comment

Lionel Messi: Bir Varmış, Bir Yokmuş

Birazdan okuyacağınız yazı, 6 Ekim 2012'de ESPN Outside the Lines'da yayınlanmıştır.


Şehirleri oldukları gibi değil de olmaları gerektiği gibi görmeyi pek seven turist rehberi editörlerinin hayallerinde, Rosario şehri ve bu şehrin evladı, tüm dünyanın tanıdığı futbol yıldızı Leo Messi arasında tutkulu bir aşk yaşanıyor. Bunun böyle olduğunu Buenos Aires'ten Messi'nin memleketine yaptığım yolculuk sırasında okuduğum Lonely Planet kitabının 179'ncu sayfasından öğrendim. Arjantin'de yaşayan İrlandalı arkadaşım ve çevirmenim Paul, direksiyondaydı. Kendisi Messi'yle ilgili saplantımı tedavi etmek uğruna çıktığım bu yolculukta bana yardımcı olmayı kabul etmişti.

Leo Messi, dünyanın en ünlü sporcularından biri olmasına rağmen gizemli bir figür olarak kalmayı yıllardır başarıyor ve bu garip ikilem beni adeta içine çekiyordu. Hakkında bulabildiğim her şeyi okumuş, Barcelona formasıyla art arda sıraladığı absürd gollerin videolarını tekrar tekrar izlemiştim. Diğer futbolcular topun peşinde koşturup dururken; Messi en yüksek hıza çıktığında da, yerinde öylece durduğunda da meşin yuvarlakla tam bir uyum içerisindeydi. Ama son düdük çalar çalmaz, o ateş garip bir biçimde sönüyordu. Messi kimseyle göz teması kurmuyor, ağzından "Evet" ya da "Hayır" dışında bir laf çıkmıyordu. Hayat çizgisi adeta dümdüzdü. Okuduğum, izlediğim şeyler gittikçe artarken, anladığım şeyler aynı oranda azalıyordu. Belki de doğduğu yerde, Rosario'da bu durumu değiştirebilirdim.

27 Kasım 2014 Perşembe 8 Comments

Sevgi, Kayboluş ve Hayatta Kalmak



Bu yazının çevirisi için çalışırken bir şeyden emindik: Bu, büyük olasılıkla sahayla, oyunla, sporun kurallarla kurgulanmış yapısıyla en az ilgili çeviri tercihimizdi ve görünüşe bakılırsa uzun süre de öyle kalacak. Ama aşağıda uzanan kelimeler bize hayatla ilgili, sporun hayatı yansıtan, "hayata fena halde benzeyen" yönüyle ilgili çok şey öğretti. Sizin için de böyle önemli bir yazı olmasını umuyor, diliyoruz.

Birazdan okuyacağınız yazı, 13 Kasım 2014 tarihinde SI.com'da yayınlanmıştır.

__________________________________________________

O günkü tartışma da pek çoğu gibi küçük ve önemsiz gözüken bir şey yüzünden başladı. Ryan Anderson, o şeyin ne olduğunu hatırlamıyor bile. Bir mesaj da olabilirdi, ağzından kaçan saçma bir şey de…

20 Kasım 2014 Perşembe Leave a comment

Çevirmenin Notu -1

Selam, 

Geçtiğimiz iki buçuk ay boyunca gösterdiğiniz ilgi için hepinize ne kadar teşekkür etsek az. Bol bol coşku ve merakla açtığımız bu bloga nasıl tepkiler alacağımızı bilmiyorduk ve inanın her şeyin bu kadar güzel gideceği aklımızın ucundan dahi geçmemişti. Şimdiye dek 11 yazı çevirdik ama çok daha fazlasını öğrendik, hissettik, yaşadık. Sağ olun var olun. Ama bunca güzel şeyin arasında kötü sayılabilecek bir haberimiz var.

5 Kasım 2014 Çarşamba 1 Comment

Ayrton Senna: Bir Efsane İle Baş Başa

Birazdan okuyacağınız röportaj, 30 Nisan 2014 tarihinde Grand Prix adlı e-derginin internet sitesinde yayınlanmıştır.


Merhum meslektaşım Dr. Dan Marisi ve ben, 1984 yılında Toleman'da Formula 1 kariyerine başlamasından bu yana Ayrton'la beraber çalışıyoruz. Onunla geçirdiğimiz yıllar içerisinde yarışçılık, bir yarışçının pist dışında yaşadığı zorluklar ve hayat hakkında uzun uzun konuşma fırsatı bulduk. 1991'de oturup bunları bir araya getirmeye karar verdik. Sonradan bu konuşmaları kaydetmek aklımıza geldi. Sonuçta Ayrton'un hayatına, başarılarına ilgi duyanlar için önemli bir kaynak olabilecek, düşüncelerini bizzat anlattığı ve pek çok farklı konuya değindiği doğal bir sohbet ortaya çıktı. Birazdan okuyacaklarınız, yaptığımız bu sohbetin bire bir dökümüdür. Gramer bozuklukları, dil sürçmeleri gibi hatalar bile düzeltilmemiştir. Sohbetimizin, geçtiğimiz günlerde vizyona giren Senna belgeselinin kurduğu temellerle bir araya gelerek, birçokları tarafından tarihin gördüğü en iyi yarışçı diye tanımlanan adamın girift ama sade kişiliği hakkında daha derin bir bakış açısı sağlayacağını düşünüyorum. Keyifli okumalar!
Doktor Jacques Dallaire

4 Kasım 2014 Salı 1 Comment

Drazen Petrovic'in Mirası

Birazdan okuyacağınız yazı, 7 Haziran 2013 tarihinde ESPN'de yayınlanmıştır.
Drazen Petrovic, dünyanın öbür ucundaki Polonya'dan Portland'daki dostu Avukat Nick Goyak'ı aradığında, tarih Haziran 1993'tü. Petrovic, Avrupa Basketbol Şampiyonası elemelerinde Hırvatistan'ı temsil ettiği sırada çok önemli bir haber almış, alır almaz da Portland'dan New Jersey'e gittikten sonra bile neredeyse her gün görüştüğü dostuna güzel haberi vermek için telefona sarılmıştı: Hırvat yıldız, kariyerinin zirvesindeydi. NBA'in en iyi üçüncü beşine seçilmişti.

"Nick, ligin en iyi 15 oyuncusu arasına girdim. Bunun benim için anlamı çok büyük." Goyak, o konuşmayı daha dünmüş gibi hatırlıyor: "Bana söylediği son şey bu oldu: Kendisiyle gurur duyuyordu."

30 Ekim 2014 Perşembe Leave a comment

Ronaldo'nun Seçimi

Birazdan okuyacağınız yazı, 22 Mayıs 2014 tarihinde New York Times'da yayınlanmıştır.

Maderia'nın yolları önümde: İnce halatlar gibi iç içe geçip, kıyıya yakın bölgelerde hafif kıvrılıp gittikçe dikleşen adanın tepelerinde yavaş yavaş yükseldikten sonra, Rio de Janerio'nun favela'larını andıran bir mahalleye doğru devam ediyorlar. Yolu ağır ağır tırmanırken yoksul Brezilya mahallerinin uyandırdığı hislere benzer bir şeyler daha geçiyor aklımdan: Burası sanki bir köşeye fırlatılıp terk edilmiş, hemen aşağıdaki turistik bölgelerden bilerek uzak tutulmuş gibi.

İnsanların yaşadığı yerlerde dolaştıkça bu duygu daha da kuvvetleniyor. İki adam, dağın tepesindeki Santo Antonio denen küçük kasabanın mütevazı barının bahçesindeki bir masaya oturmuş. Dünyadaki en ünlü Madeira'lı, futbol yıldızı Cristiano Ronaldo hakkında sohbet ediyorlar. Ama konu Ronaldo'nun Real Madrid formasıyla attığı büyüleyici goller ya da Portekiz formasıyla sergilediği inanılmaz performanslardan biri değil. Bu iki adam bunların yerine, Ronaldo'nun profesyonel kariyeri henüz başlamamışken, futbol hayatını mahvetmenin eşiğinden döndüğü günlerden bahsediyorlar.

28 Ekim 2014 Salı 1 Comment

Lance Armstrong: Doping, Yalanlar ve Ben


Birazdan okuyacağınız yazı, 4 Kasım 2012 tarihimde The Sunday Times Magazine'de yayınlanmıştır.

Lance Armstrong 1999'da ilk Tour de France zaferini kazandığında, David Walsh Sunday Times gazetesinde yazdığı yazıyla yarışı büyük bir endişeyle takip ettiğini belirtmişti. Armstrong'un kanserle verdiği mücadeleyi kazanmasından sadece üç yıl sonra gösterdiği büyük yükseliş Walsh'a pek de mantıklı gözükmemişti. Walsh, Armstrong'un zaferlerini sorgulamadan övmeye başlayan gazeteci ordusuna katılmak yerine otoriteleri Tour de France'ı soruşturmaya çağırdığında, tarih Temmuz 1999'du. Büyük bir kampanyanın ilk adımları olan bu çağrılar sayesinde, Amerikalı bisikletçi bugünlerde adalete hesap veriyor; bisiklet sporu dopingle uzun süreli ilişkisini sonlandırmak için çalışmalar yapıyor.

Geçen 13 yılın ardından, Birleşik Devletler Anti-Doping Birliği'nin (USADA) yaptığı soruşturma Armstrong'un yedi Tour zaferini kaybetmesine sebep oldu. USADA'nın hazırladığı iddianamede Texaslı sporcu ve takım arkadaşları aleyhinde 1000 sayfadan fazla  delil vardı. Büyük sponsorlar, Armstrong'la ilişkisini sonlandırdı. Amerikalı emekli sporcu, kanser farkındalığına ilişkin projelerin skandaldan etkilenmemesi için Lance Armstrong Derneği'nin -şimdiki ismi Livestrong Derneği- başkanlığından da istifa etti.

_________________________________________________________________________________

Puslu bir Pazartesi gününün öğleden sonrası, saat 3:30, M25 yolunun sonundaki Starbucks'da çalmak üzere olan telefonuma bakıyorum. Bir türlü susmuyor. Susmayacak. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa, ABD, İrlanda, Hollanda, Belçika ve evime daha yakın birçok ülkeden aynı soru geliyor: "Bugün çıkan haberler ve Lance Armstrong'la ilgili bir röportaj vermek ister misiniz?" Hayır, hayır, hayır, evet, hayır, hayır, hayır, hayır, evet, hayır, hayır, hayır, evet, hayır, hayır, hayır, hayır.

20 Ekim 2014 Pazartesi Leave a comment

İstanbul Derbisi: Futbol, coşku ve iki kıtanın ortasında bir maç

Türk futbolunun en heyecanlı derbisi dışarıdan nasıl gözüküyor? Bu soru, maçın tarafı olsun olmasın, izleyicilerin kafasında bir yerde durur hep. Dünya çapındaki derbilerde olanlar, olmayanlar sürekli Galatasaray'la Fenerbahçe'nin yüzyılı aşkın mücadelesiyle karşılaştırılır. 

Dünyaca ünlü Amerikan spor blogu SB Nation'ın yayın yönetmeni Spencer Hall, cevabı çok merak edilen bu soruya geçen Nisan ayında yazdığı bu yazıyla kapsamlı bir yanıt verdi. Hem şehre hem maça çok yakından bakma fırsatı bulan bir yabancının izlenimleriyle, karşınızda İstanbul derbisi...

____________________________________

Birazdan okuyacağınız yazı, 28 Nisan 2014'te SB Nation'da yayınlanmıştır.


Otelin merdivenlerini yavaşça çık, ben sana kurguyu anlatırken bir şeyi görmen gerek.  Evet... Bir futbol maçı var. 2000 yıl evvel kurulmuş, Viking çizimlerine, bir zamanlar Katolik bir kral için kilise olarak kurulan bir camiye ve 18 milyon kişiye ev sahipliği yapan İstanbul denen bu şehirde oynanıyor. Burası tarih boyunca gerçekleşen her şeye şahitlik etmiş. Ama insanlar nedense ezeli ve ebedi rakipler Galatasaray'la Fenerbahçe arasındaki futbol maçı hakkında çok ama çok fazla heyecanlanmaya devam ediyor.


14 Ekim 2014 Salı Leave a comment

Kobe Bryant: Alacakaranlık Kuşağı

Geçtiğimiz sezonun başında Kobe Bryant, aşil tendonu kopması gibi çok ağır bir sakatlık sonrasında, eski seviyesine gelebileceğini ya da en azından yaklaşabileceğini göstermek bir yana, henüz sahaya bile çıkamamışken ve değil aşil tendonu kopmuş birisi, sakatlık sicili temiz bir basketbolcu için bile tehlike bölgesi demek olan 35 yaşındayken Lakers’tan iki yıl için 48.5 milyon dolarlık, bu sezondan itibaren yürürlüğe giren ve 38’inci doğumgününe iki ay kala bitecek olan yeni bir kontrat almıştı.

Kontratı yalnızca basketbol boyutunda değerlendiren hemen herkes oyuncuya aktüel değerinin üstünde, hatta epey üstünde bir para verildiği fikrindeydi, ki haklıydılar. Sonuçta, değerlendirmenin sadece basketbol boyutunda yapılmaması gerekliliği bir tarafa, bu sporu yapan birisinin yaşayabileceği en baş belası sakatlıklardan birinden 35 yaşında dönmeye çalışan, üstelik sakatlık öncesinde dahi son birkaç yıldır oyunun topun rakipte olduğu kısmında vasatı bile bulamayan bir oyuncunun, kadrosunu yenilemeye çalışan bir takımın kuralların sınırladığı maaş toplamının %40’ından fazlasını tek başına kaplamasının mantıksız olduğu açıktır.

Kobe ise o kontratı hak ettiğini düşünüyor. Yıllardır Lakers’a hizmet verdiği için kulübün kendisine bir vefa borcu olduğuna inandığından değil, NBA koşullarında hala yıllık 25 milyon dolarlık bir oyuncu olduğuna inandığından düşünüyor. Gerçekten, samimi olarak düşünüyor. Bu durumu komik bulabilirsiniz. Ama Kobe’nin 1996’da başladığı NBA kariyerinde, Michael Jordan’ı geçemese bile onunla kıyaslanma noktasına ulaşmasını sağlayan da herhalde saçmalık boyutlarındaki bu özgüven.

Kapının ucunda ufacık bir aralık bırakmaya çalışsa da, kendisinin de söylediği gibi Kobe artık kariyerinin son iki yılında. Hala daha fazlasını kazanmak için arzu duyuyor, ama aynı zamanda hem kariyer hem de mali birikim anlamında dünyalığını yaptı. Bunun sağladığı zihinsel rahatlığa, “yolun yarısı”na gelmiş bir insanın olgunluğu ve bir de o saçmalık boyutlarındaki özgüven eklenince, ortaya dünyanın dinlemesi ya da okuması en ilginç ve eğlenceli sporcularından biri çıkıyor. Yazıda da okuyacağınız gibi, maalesef Kobe bir otobiyografi için kendisini hiç hazır hissetmiyor ama onun dünyasına pencereden de olsa bakmak için bu tip yazılar güzel birer fırsat.

Keyifli okumalar...

*Birazdan okuyacağınız yazı, ilk olarak Sports Illustrated Longform'da yayınlanmıştır.*










7 Ekim 2014 Salı Leave a comment

Usain Bolt: Mutant

Birazdan okuyacağınız yazı, 2 Nisan 2010'da Esquire'da yayınlanmıştır.
 Patlayan tabancanın usul gürültüsü aynı anda sekiz farklı hoparlörden duyuluyor. Her hoparlörün önünde bir adam ve her biri, birbirinin aynı pozisyonda eğilmiş bekliyor: Ayakları başlama takozunda, bacakları hafif eğik, kalçaları omuzlarından yukarıda ve parmakları önlerindeki tebeşir izinin tam üstünde. Sadece üzerlerindeki likra üniformaların renk ve tasarımları farklı. Birleşik Devletler beyaz-mavi, Trinidad ve Tobago kırmızı-beyaz, Jamaica yeşil-sarı. Kafaları eğilmiş, yüzleri görünmez ve vücutları hareketsizken onları ayıran başka hiçbir şey yok. Neredeyse birbirlerinin klonu gibi gözüküyorlar.

29 Eylül 2014 Pazartesi 1 Comment

Luis Suarez: Bir Seri Galibin Anatomisi

Montevideo'da yoksulluğun pençesinde geçen çalkantılı bir çocukluk, ailesini terk edip giden bir baba ve tüm bu olumsuzluklara rağmen futbol oynamaya çalışan bir genç. Yazıyı ilk okuduğumda tüylerim diken diken oldu, röportajları yapıp ve bu olayın üstüne giden Wright Thompson gibi ben de Suarez'in yaşamı ve çocukluğu ile ilgili anıları hep merak ettim. İvanoviç'i ısırmasından sonra internetin altını üstüne getirmiştim fakat bulduğum tek şey kendi web sitesinde yayınladığı ve hayat hikayesini anlatan 3-5 dakikalık kısa bir video oldu. Videoda amacına ulaşmak uğruna geçtiği çalkantılı dönemleri anlatan bazı detaylar vardı ama bunların ne olduğunu öğrenememiştim.

Son Dünya Kupası'nda yaşanan yeni bir ısırık olayından sonra babaannesi Lila Piriz gözyaşları içinde olayı şu cümlelerle özetlemişti "Benim kara çocuğuma ne oldu bilmiyorum. Neden her şey yolunda giderken ve mutlu olmak için her şeyi elde ettiği bir anda hepsini aniden yıkıyor bilmiyorum. Belki anne ve babasının o küçükken yaşadığı ayrılık onu böyle etkiledi." Günümüzde yıldız olan birçok oyuncunun çocukluğunda yoklukla baş etmesi, krampon alabilmek için bile çalışmak zorunda kalması tanıdık hikaye fakat bence anlatılanlar arasında Suarez'in parçalanmış ailesi daha önemli. Yazı bittiğinde şunu anlıyorsunuz: Suarez bir canavar değil ama sevdikleri için bir canavara dönüşmekten asla çekinmiyor.

________________________________________________________________________

Birazdan okuyacağınız yazı, 27 Mayıs 2014 tarihinde ESPN'de yayınlanmıştır.

Mafyanın vurdurduğu iddia edilen insanlardan ya da kayıp hakemin gizeminden bahsetmeden önce, bu maceranın nasıl başladığı hakkında bir açıklama yapmalıyım. Luis Suarez'le ilgili bir profil yazmakla görevlendirildiğimde, ilk iş olarak geçmişiyle ilgili raflar dolusu kaynak okudum. Ona Yamyam! diye hitap eden bir tabloid yazısında da, Luis Alberto Suarez Diaz diyen The New York Times makalesinde de bir hilekar ve deli olarak resmediliyordu. 

22 Eylül 2014 Pazartesi 4 Comments

Michael Jordan Has Not Left the Building

Çetrefilli bir zamanda yaşıyoruz. Gördüğümüz herkesi sorguluyor, insanların karanlık yüzüyle her zamankinden daha çabuk tanışıyoruz. Yakın tarihte güzel bir oyunun muhteşem oyuncuları olarak görülen sporcular artık kocaman bir merceğin altında yaşıyor. Kahramanlarımız birkaç günde büyüyor, birkaç günde ölüyor.   

Tüm bu karmaşanın ortasında 90'ların belki de en büyük efsanesi Michael Jordan apayrı bir yerde duruyor. O öyle bir efsane ki büyüklüğü bugün kolayca izlediğimiz yarım yamalak videolardan bile rahatlıkla anlaşılıyor. Önceki neslin kahramanı Jordan, bugünkü çocukların akıllarının bir yerinde bile insan üstü bir ışıkla parlıyor. Wright Thompson'ın Jordan'la 50'nci yaşının arifesinde geçirdiği birkaç günden sonra kaleme aldığı bu yazı, yakın tarihin en gösterişli spor kahramanını kendisinin ve yakın çevresinin sözleriyle yeniden anlatıyor. Majesteleri günah çıkarıyor, bir roman kahramanı gibi sizinle en mahrem sırlarını paylaşıyor.

Keyifli okumalar...
_______________________________________________

Birazdan okuyacağınız yazı, 17 Şubat 2013 tarihinde ESPN'de yayınlanmıştır.

15 Eylül 2014 Pazartesi Leave a comment

Lawdy Lawdy, He's Great

Joe Frazier 2011'de hayata gözlerini yumduğunda Bill Simmons da büyük sporcunun hakkını vermek isteyenler kervanına katılmıştı. Frazier'ın arkasından yazdığı yazıda 1 Ekim 1975'teki büyük Manila dövüşünü anan Simmons, bugünlerde "Thrilla in Manila" olarak hatırlanan gecenin geride iki değil, üç hayalet bıraktığını ifade etmişti. O gece birbirini öldüresiye döven Muhammed Ali ve Joe Frazier ilk iki hayaletti, o karşılaşmadan sonra ikisinin hayatları da bir daha asla eskisi gibi olmamıştı. 

Üçüncü hayalet kimdi? Mark Kram. Kimilerine göre çağının en yetenekli spor yazarı olan bu adam Ali-Frazier dövüşü sonrası Sports Illustrated'a yazdığı bir yazıyla spor tarihine geçmeyi başarmıştı. Aşağıda Niko Yenibayrak ve Anıl Can Sedef çevirisiyle okuyacağınız yazı, o yazı. 

Joe Frazier'in o gece devam etse ölebileceğini düşünen koçu havlu attıktan sonra yıldızını sakinleştirmek ve teselli etmek için şu cümleyi kurmuştu: "Bugün burada yaptıklarını kimse unutmayacak." Unutmadık zira o kapışma kadar o kapışmada ringin hemen kenarında olan Mark Kram'in kalemi bu anları kimsenin aklından çıkarmadı. 20. yüzyılın en unutulmaz gecelerinden biri üzerine yazılmış unutulmaz bir yazı okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz. Aynı zamanda bir film gibi, Mark Kram'in yazdıkları. Başı, ortası ve sonuyla bir kurgu şaheseri. İyi seyirler dilerim.

___________________________________________________________________________________


8 Eylül 2014 Pazartesi Leave a comment

ŞT Arşiv

8 Eylül 2014 - Lawdy Lawdy He's Great Yazan: Mark Kram

15 Eylül 2014 - Michael Jordan Has Not Left The Buillding Yazan: Wright Thompson

22 Eylül 2014 - Luis Suarez: Bir Seri Galibin Anatomisi Yazan: Wright Thompson

29 Eylül 2014 - Usain Bolt: Mutant Yazan: Luke Dittrich

7 Ekim 2014 - Kobe Bryant: Alacakaranlık Kuşağı Yazan: Chris Ballard

14 Ekim 2014 - İstanbul Derbisi Yazan: Spencer Hall

20 Ekim 2014 - Lance Armstrong: Doping Yalanlar ve Ben Yazan: David Walsh

28 Ekim 2014 - Ronaldo'nun Seçimi Yazan: Sam Borden

30 Ekim 2014 - Drazen Petrovic'in Mirası Yazan: Todd Spehr

 4 Kasım 2014 - Ayrton Senna: Bir Efsane ile Baş Başa

20 Kasım 2014 - Sevgi, Kayboluş ve Hayatta Kalmak - Yazan: Chris Ballard

27 Kasım 2014 - Lionel Messi: Bir Varmış, Bir Yokmuş - Yazan: Wright Thompson

03 Aralık 2014 - Tarihin En İnanılmaz Bovling Öyküsü - Yazan: Michael J. Mooney

11 Aralık 2014 - Zlatan İbrahimoviç - Guardian Röportajı - Yazan: Donald McRae

29 Aralık 2014 - Dennis Bergkamp: Liderler - Yazan: David Winner

5 Ocak 2015 - Dennis Bergkamp: Şef - Yazan: David Winner

5 Şubat 2015 - Haverford Hoops - Yazan: Chris Ballard

9 Şubat 2015 - Rafael Nadal - Yazan: John Carlin

18 Şubat 2015 - Ronnie O'Sullivan'la Öğle Yemeği - Yazan: Ludovic Hunter-Tinley

8 Mart 2015 - Soyunma Odalarında Geçen Hayatım - Yazan: Jennifer Briggs

9 Mart 2015 - Johannes Draaijer'in Yaşamı ve Ölümü - Yazan: Paul Kimmage

9 Nisan 2015 - Jose Mourinho - The Telegraph Röportajı - Yazan: Mick Brown

26 Nisan 2015 - Kutsal Bir Deneyim Olarak Roger Federer - Yazan: David Foster Wallace

10 Mayıs 2015 - "Anne! Bak, Nerede Oynuyorum!" - Yazan: Lee Jenkins

18 Mayıs 2015 - Dream Team: Tarihin En Büyük Seyircisiz Maçı - Yazan: Jack McCalum

4 Haziran 2015 - Splash Brothers - Yazan: Jonathan Abrams

29 Haziran 2015 - Roger Federer'in Dokuz Raketi - Yazan: Michael Steinberger

4 Temmuz 2015 - Fransa Turu'na Nasıl Hazırlandım? - Yazan: Michael Barry

8 Temmuz 2015 - Arda Turan: Barça Yapbozunun Son Parçası (mı?) -Yazan: Savi Marquez

30 Temmuz 2015 - Muhammed Ali'yle Rocky II'yi İzlemek - Yazan: Roger Ebert

13 Ağustos 2015 - Futbol Elçisi: Didier Drogba - Yazan: Grant Wahl

1 Eylül 2015 - Jordan'ın Anı - Yazan: David Halberstam

31 Ağustos 2014 Pazar Leave a comment

Daha Yeni Kayıtlar »
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İzleyiciler