Bizi Twitter'dan takip etmek için: @sotatercuman
Çeviri arşivimize ulaşmak için tıklayın.


Luis Suarez: Bir Seri Galibin Anatomisi

Montevideo'da yoksulluğun pençesinde geçen çalkantılı bir çocukluk, ailesini terk edip giden bir baba ve tüm bu olumsuzluklara rağmen futbol oynamaya çalışan bir genç. Yazıyı ilk okuduğumda tüylerim diken diken oldu, röportajları yapıp ve bu olayın üstüne giden Wright Thompson gibi ben de Suarez'in yaşamı ve çocukluğu ile ilgili anıları hep merak ettim. İvanoviç'i ısırmasından sonra internetin altını üstüne getirmiştim fakat bulduğum tek şey kendi web sitesinde yayınladığı ve hayat hikayesini anlatan 3-5 dakikalık kısa bir video oldu. Videoda amacına ulaşmak uğruna geçtiği çalkantılı dönemleri anlatan bazı detaylar vardı ama bunların ne olduğunu öğrenememiştim.

Son Dünya Kupası'nda yaşanan yeni bir ısırık olayından sonra babaannesi Lila Piriz gözyaşları içinde olayı şu cümlelerle özetlemişti "Benim kara çocuğuma ne oldu bilmiyorum. Neden her şey yolunda giderken ve mutlu olmak için her şeyi elde ettiği bir anda hepsini aniden yıkıyor bilmiyorum. Belki anne ve babasının o küçükken yaşadığı ayrılık onu böyle etkiledi." Günümüzde yıldız olan birçok oyuncunun çocukluğunda yoklukla baş etmesi, krampon alabilmek için bile çalışmak zorunda kalması tanıdık hikaye fakat bence anlatılanlar arasında Suarez'in parçalanmış ailesi daha önemli. Yazı bittiğinde şunu anlıyorsunuz: Suarez bir canavar değil ama sevdikleri için bir canavara dönüşmekten asla çekinmiyor.

________________________________________________________________________

Birazdan okuyacağınız yazı, 27 Mayıs 2014 tarihinde ESPN'de yayınlanmıştır.

Mafyanın vurdurduğu iddia edilen insanlardan ya da kayıp hakemin gizeminden bahsetmeden önce, bu maceranın nasıl başladığı hakkında bir açıklama yapmalıyım. Luis Suarez'le ilgili bir profil yazmakla görevlendirildiğimde, ilk iş olarak geçmişiyle ilgili raflar dolusu kaynak okudum. Ona Yamyam! diye hitap eden bir tabloid yazısında da, Luis Alberto Suarez Diaz diyen The New York Times makalesinde de bir hilekar ve deli olarak resmediliyordu. 


Kalenin yakınındayken bir defans oyuncusunun yanında olduğunu hissettiği an bıçaklanmış gibi kendini yere atıyor. Rakiplerini ısırıyor. Uruguay'da geçen çocukluğu sırasında yaşadığı ve artık herkesin bildiği bir olay, gerçekten deli olduğunun kanıtı ya da açıklaması olabilir. Suarez 15 yaşındayken çıktığı bir maçta öfkesine yenik düşüp hakeme kafa atmış ve kırmızı kart görmüş. Bir tanığın dediğine göre hakemin burnu "bir inek gibi" kanamış.

Suarez, tartışmalı kişiliğiyle futbol dünyasındaki en şiddetli duygusal tepkilere yol açan oyuncu. İnsanlar karakterinin iç yüzünü bilmeden onu yargılıyorlar. Yakın zamanda geçirdiği ve Dünya Kupası'nda oynamasını zora sokan sakatlığı bile bir dalavere olarak görülüyor. Ama Suarez'in nasıl biri olduğunu anlamak, gerçekten de zor iş. Kendisi bile kendini tanıyormuş gibi gözükmüyor. Zaten portre için çalışmaya başladığımda, ne yaparsam yapayım sorularıma yanıt vermeyeceğini biliyordum. 

Bu durumda onu tanımaya çalışmak için kullanabileceğim en uygun yöntem, geçmişine doğru bir yolculuk yapmak olacaktı. O yolculukta bulacağım ipuçları bana yardımcı olacaktı. Plan şuydu: Onu tanıyan insanlarla konuşup onların anılarının bir portre ortaya çıkarmasını umuyordum. Hayatının ilk yıllarında onu tanıyanlar, özellikle de sahada saldırdığı ilk kişi, karakteriyle ilgili çok önemli bilgiler verebilirdi. Suarez'in annesi, arkadaşları ve komşularının yanı sıra o hakemle de konuşmak istiyordum.

Ancak onu bulamadım.

Aradığım hiç kimse adını bilmiyordu. İnternetteki İngilizce kaynakların altını üstüne getirdim. Ardından İspanyolca kaynakları didik didik etmesi için birisiyle anlaştım. İki arama da sonuçsuz kaldı. Hiçbir haberde, hiçbir haberin yorumlarında hatta hiçbir forum başlığında adamın kimliği hakkında bilgi yoktu. Eğer bir şey internette yoksa, bir muhabirin veya tecrübeli bir okuyucunun kafasında şimşekler çakmaya başlar. Yaptığım diğer okumalar kafamdaki soru işaretlerini iyice arttırdı: Hakem haberi, ilk olarak Londra'nın güvenilmez tabloidlerinden birinde yayımlanmış ve oradan da salgın hastalık gibi her yere yayılmıştı. Adamın biri bir muhabire anekdotu anlatmış, sonra herkes bunu alıntılamıştı. Sanki bir haberin değil, bir  çeşit yaratılış efsanesinin peşine düşüyordum.

Bu hakemin varlığından bile şüpheliydim. Şüphelerim daha fazla soruya, sorularım da yazıda anlatacağım garip maceraya sebep  oldu. Bu işin sonunda, ya asılsız bir söylentinin iç yüzünü ortaya çıkaracaktım (ki gazeteciler bunun için yaşar), ya da zamanla giderek şiddetlenecek Suarez patlamalarının ilkine maruz kalmış kişiyle yüz yüze gelip, o günden bu yana Suarez’in yaptığı her şey için bir açıklama keşfedecektim.

O hakemi bulmak için yola çıktım.

*



Araştırmalarım, uzun bir sahil şeridine kavis çizerek yayılmış Uruguay başkenti Montevideo'da başladı. Beni buraya gizemli hakem çekmişti. Güneşin sıcak ışığıyla parıldayan denizin çevresine konuşlanmış etkileyici otel ve gökdelenlerin olduğu bu güzel şehirde, zenginler büyüleyici bir yaşam sürerken fakirler bir otobüs durağının gölgesinde önceki yüzyıldan kalmış bir hayata talim ediyordu. Suarez de dağılmış ailesiyle bu yoksul çevrede büyümüş, futbol oynayarak geçen çocukluğunu burada yaşamıştı.

Konuştuğum ilk kişilerden biri Suarez'in eski hocalarındandı ve çevirmenimi düzeltecek kadar İngilizce biliyordu. "Fûtbol, no" dedi.  "Pelota."

Top.

Bu kelime sokak futbolu demekti. Suarez futbol değil top oynamayı seviyordu.

Konuştuğum herkes Suarez'in tarafındaydı. Montevideo'daki ilk günümde otel lobisinde çevirmenim Felipe'yle buluşup bağlantılarımızı aramaya başladık. Bir hakem Felipe'yi niyetimin kötü olduğunu söyleyerek uyardı. Ülkenin altın çocuğunu karalama niyetim yoksa, neden Suarez'in saldırdığı birini arıyordum ki?

Kapı kapı dolaştık. Aynı soruları tekrar tekrar sorduk.

Suarez'in 15 yaşındayken başından geçen olay gerçekte neydi?

Bu sorunun cevabını bilmesi gereken insanlardan hiçbir yanıt alamayınca, bu iş bende saplantı halini almaya başladı.

Bölgenin tanınmış bir savcısı bizi kitaplarla dolu ofisine kabul etti. Kravat ve çorapları aynı renk olan bu resmiyet hastası adamın adı Enrique Moller'di. Kendisi Suarez 15 yaşındayken hâkimlik yapıyordu ve görevi sırasında gençler ligindeki disiplin sorunlarına bakmakla sorumlu kişiydi. Suarez'le ilgili bir olay hatırlıyordu ancak detaylar bulanıktı. Tek bir şeyden kesinlikle emindi: Fiziksel bir saldırı olmamıştı.

"Sözlü bir gerginlik olmuş." Moller'in çevirmenliğini yapan adam, olayı böyle tanımladı.

Moller'in olay hakkında tozlu bir dosyası ya da notları yoktu. Felipe ve ben ulusal kütüphanedeki raflar dolusu eski gazeteyi gözden geçirdik. Kütüphaneci, küçük bir asansör yardımıyla istediğimiz materyalleri indirdi. El Pais ve El Observador ciltlerini okuma odasının sarı ve yumuşak ışığı altında uzun uzun inceledik. İkimiz de gençler ligiyle alakalı bir haber bulamadık. Luis adında 15 yaşındaki bir yetenek hakkında birkaç satır bile yoktu.

Birisi futbol federasyonunun elinde kayıtlar olması gerektiğini söyledi ama yoktu. Federasyonun basın sözcüsü bizi kibarca azarladı: Genç takımlardaki oyuncuların sebep olduğu yüzlerce olay olmuştu, bazıları ciddi bazıları küçük olaylardı. Bizim bu meseleyle ilgilenmemizin tek sebebi, olaydaki çocuğun büyüyüp Luis Suarez olmasıydı. Kısacası, bir olay oldu mu olmadı mı bilmiyordu ama olmuşsa bile, kesinlikle küçük bir şeydi. Ciddi bir olay olmuşsa bile çok önemli değildi. Çünkü bu olayla ilgilenmemiz zaten bizim kötü niyetimizi gösteriyordu.

Nacional'e yani Suarez'in gençler seviyesinde futbol oynadığı kulübe gittiğimizde, bir çalışan eski bir program ya da maçın istatistik kağıdını bulma umuduyla karanlık koridorlarda kayboldu. Elleri bomboş bir şekilde geri döndüğünde şöyle dedi:

"O yıllar kaybolmuş."

Yaptığımız telefon konuşmaları, Montevideo'da oradan oraya dolanmamızdan daha fazla işe yaradı. Uluslararası seviyede maçlar yönetmiş Uruguaylı bir hakemle başladık. Martin Vazquez adlı adam, aradığımız sırada  bir maç için Şili'ye gitmişti. Suarez'le ilgili bir olay hakkında dedikodular ve kulaktan kulağa yayılan laflar duymuştu ama bu lafların kimden çıktığını bilmiyordu. Uruguay hakem camiası küçüktü ve birbirine sıkı sıkıya bağlıydı. Başka birilerini aramamızı önerdi. Listedeki isimleri sırayla aramaya devam ettik. Öğrenmek istediğimiz şeyi ve bunun nedenini kısaca anlattık. Üçüncü ya da dördüncü aramada Suarez'le ilgili bir olay hatırlayan başka bir hakeme denk geldik ama ona göre Suarez kafa atmamıştı. Hakeme su fırlatmıştı. İki kişi, Felipe'ye olayda mağdur olduğu iddia edilen kişinin ismini hatırladığını söyledi.

Doğru hatırlıyorlarsa, o hakemin adı Luis Larranaga'ydı.

*

Luis Suarez hakkındaki her şey, kötü itibarının şekillendirdiği bir pencereden görülüyor. Dünyanın büyük bir kısmındaki futbol severler demek istediğimi anlayacaktır ama Amerika bu konuda çorak topraklar sayılabileceğinden, durumu biraz açıklayayım: Onu Amerikan normlarına uygun olarak açıklamak zor iş. Çünkü imajı spor sayfalarını aşıyor. Hayatını Lindsay Lohan tarzı yaşayan bir magazin kuşunun Jennifer Lawrence'ın oyunculuk yeteneklerine sahip olduğunu hayal edin. Suarez, Avrupa popüler kültür aleminde böyle garip bir yere sahip. Premier Lig, Nisan ayında onu Yılın Oyuncusu seçti. Küllerinden doğan Liverpool'u sırtında taşımıştı ama herkes onun muhteşem bir oyuncu olduğunu kabul etmesine rağmen ondan nefret ediyordu.



Bir blogger şöyle yazmış: "Yüzünün yapısı bile karşısındakine, güvenilmez bir insan olduğu izlenimini veriyor."

Daha sorumluluk sahibi bir gazete olan Toronto Star biraz daha yumuşak bir tanım yapıyor: "Suarez, dünya üzerindeki en ağlak, en sinir bozucu ve kendini en çok yere atan oyuncu. Tahtına aday olabilecek birçok isim olsa da futbol dünyasının en çok nefret edilen insanı. Ayaklarını saymazsak hiçbir iyi özelliği yok."

Bu felaket karakterin en bilinen vukuatları, iki rakibini ısırmış olması elbette. 2010'da, Ajax formasını giydiği sırada, tartıştığı PSV’li Otman Bakkal'ı omzundan ısırdı ve bir daha asla Ajax'la maça çıkamadı. Olayın üzerinden sadece üç yıl geçmişken Chelsea'ye karşı oynanan bir maçta son hız kaleye koştuğu sırada dişlerini Branislav Ivanovic'in koluna geçirdi. Suarez iki olayda da rakiplerine oyunun normal gidişatı içerisinde kabul edilmesi mümkün olmayan, delicesine abartılı bir reaksiyonla karşılık vermişti.

Suarez, ısırma meselelerinin dışında kendini bol bol yere atmasıyla ünlü. Savunmacısının ona dokunmayı düşündüğünü hissettiği anda kendini çimlere bırakıveriyor. Ayrıca İngiltere'de ırkçı olup olmadığıyla ilgili bir tartışma söz konusuydu. Manchester United'a karşı oynadığı bir maçta Patrice Evra'ya negrito (küçük zenci) diye seslendiği iddia edildi. Rakibine ırkçı tacizde bulunmaktan dolayı aldığı cezanın bittiği karşılaşmada, maç önü seremonisinde Evra'nın elini sıkmayı reddettiğini de unutmayalım. Aynı gazete yani Toronto Star, yukarıda bir kısmını alıntıladığım yazının başka bir bölümünde bir kehanette bulunuyor: "Birazdan söyleyeceğimiz şeyin altını çizin: Bu yazki Dünya Kupası'nda da bir delilik yapacak. Hatta sonunda bir bebeği falan yumrukladığını bile görebiliriz."

Uruguay'a geldiğim zaman Suarez'le ilgili zihnime kazıdığım şeyler bunlardı. Bu itibar yüzünden adının geçtiği her türlü uçuk hikayeye inanacak haldeydim. Felipe telefon yoluyla bilgi kovalamaya devam ederken tam da böyle uçuk bir hikayeye denk geldik. Lobide oturuyorduk. İnternette Luis Larranaga ve Luis Suarez isimlerini arattım. Hiçbir şey çıkmadı.

Bir de sadece Larranaga'nın ismini ve arbitro yani hakem yazarak şansımı denedim.

Şimdi bu aramadan sonra tarayıcımda gördüğüm sonuçlara verdiğim tepkiyi yazıya dökmeye çalışacağım: Vay anam vay neler dönmüş Serhat ya!

Bulduğum bir link beni, Uruguay futbolunu gizlice yöneten mafya örgütünü anlatan yerel bir bloga yönlendirdi. Uyuşturucu kartelleri para aklamak için sporu kullanıyordu. Blog yazarı birbirine bağlanan bir çok gönderiyle organize bir yolsuzluğu anlatmıştı. Suçlamaların ayyuka çıktığı dönemde, yani 2003 yılında gençler seviyesindeki futboldan sorumlu örgüt üyesi  Nelson Spillman, Luis Larranaga adlı bir hakemi tehdit etmişti.

Habere göre Spillman, bir maç sonrasında Larranaga'ya disiplin komitesine vereceği raporu değiştirmesi yönünde baskı yapmıştı. O disiplin komitesinin başında da kravatıyla çoraplarının aynı renk olmasından hoşlanan avukatımız vardı. Larranaga kendisine fiziksel saldırıda bulunan ismi belirsiz bir oyuncuya kırmızı kart göstermişti. Basit bir matematik hesabıyla Suarez'in o yıl 15 değil 16 yaşında olduğunu fark ettim. Ya haberin zaman çizgisiyle ilgili bir sorun vardı ya da haber yazıları bir yıl hatalıydı.

Hikaye giderek garipleşiyordu. Bir araştırmacı gazeteci, Spillman'ın Larranaga'yı tehdit ettiği bilgisine ulaşmıştı. Aradan bir ay geçmeden, bir tetikçi bu haberi yapan gazeteciyi evinin önünde vurmuştu. Tetikçi işi 500$ karşılığında yapmıştı. Suikast başarısız olmuş ama iddialara göre Nelson Spillman ve kardeşi Daniel kaçmaya çalışırken yakalanıp hapsi boylamışlardı.

Birçok medya kuruluşu araştırmayı ve mahkeme sürecini haber yapmıştı. Ancak vurulma mevzusuyla ilgili hiçbir haberde, bu ilginç olaylar zincirinin başlamasına sebep olan genç oyuncunun adı geçmiyordu.

Yoksa bu çocuk Suarez miydi?

*

Suarez'in karıştığı kötü olayları düşünürsek, bu kafa atma hikayesi rakipleri ısırma ve diğer garip davranışları için bir temel oluşturabilir, birbirinden bağımsız gözüken olaylar arasında bir bağlantı kurmamı sağlayabilirdi. Bu hikaye bana gerçekmiş gibi geliyordu. Avrupa'daki futbol severlere de öyle geldiğine eminim. Uruguay içinse Suarez bir hazineydi. Bu haber ülkenin yıldızının imajına uygun değildi. Suarez'i 9 yaşında yoksul ve cılız bir çocukken keşfeden scout Wilson Pirez ise tüm dünyanın yanıldığını düşünüyordu.

Pirez'le Montevideo limanının yakınlarındaki bir et lokantasında buluştuk. Çevremizde gemilerine yetişme telaşındaki denizcilere ucuza uluslararası arama yapma ve daha da ucuza sarhoş olma fırsatı sunan izbe barlar vardı. Kanunun geçerli olmadığı bu yerlerde kapıdan girip birkaç adım attığınızda güneş ışığı falan kalmıyordu. Her şey satılıktı. Oturduğumuz lokantada kalın biftekler açık odun ateşinde pişiriliken her taraf kızarmış yağ ve tuz kokuyordu. Pirez bize İngiltere'den bir muhabirin onun sözlerini nasıl çarpıttığını anlattı. Suarez yazılanları okumuş ve arkadaşını arayıp, haklı olarak, hesap sormuştu. Pirez de onu yazıdaki şeyleri söylemediğine inandırmayı başarmış, sonra da gazeteden haberi tekzip etmesini istemişti. Ama Pirez pek öyle saf da sayılmazdı. "Bana 'Çocukken de bu kadar yaramaz mıydı' diye sordular. Yazacakları habere uygun bir yanıt aradıklarını biliyordum. "Suarez şiddete meyilliydi" dememi bekliyorlardı. Öfkelendim. İnsan neden bunu öğrenmek ister ki?"

Muhabirler, Uruguay'a sadece Suarez'in insanları neden ısırdığını öğrenmek için geliyor. Bu doğru. Çünkü bu gerçekten çok çok ilginç bir soru. Pirez, Suarez'i iyi tanıyor ve çok seviyor. Ona olay hakkında sorular sormamız hem çok iyi hem de çok kötü bir fikir. O, bir insanı birkaç büyük olayla değerlendirmenin iyi bir  yöntem olmadığına kesinlikle inanmayacak. Oysa aşırı tepkiler verdiğimiz anlar, gerçekte kim olduğumuzu ortaya çıkarabilir. Suarez'in kafa atma ve ısırma olaylarından ibaret görülmesi doğru bir yaklaşım olmasa da o birkaç saniyelik anlarda kişiliğinin en saf hallerini yansıttığını düşünmek de yanlış sayılmaz.



Suarez'in birçok maskesi var ve hangisini takarsa taksın gerçek gözükmeyi başarıyor. Ama hiçbiri tehdit altında olduğunda taktığı maske kadar sahici biçimde benliğini yansıtmıyor. Sürekli saklamaya çalıştığı yara izleri o anlarda belli oluyor.

En son ısırık olayı, Suarez'e 10 maçlık bir cezaya mal oldu ve milyonlarca insan o anın görüntülerini tekrar tekrar izleyip, Ivanovic'in korku dolu gözlerini gösteren fotoğraflara defalarca baktı. Sırp oyuncu, basit bir oyun oynarken bunu kendisinden çok daha fazla ciddiye alan birine rastlamış gibi bakıyordu. Suarez'in alacağı cezayı herkes tahmin etti. Irkçılık meselesinden sonra başına gelecekleri de tahmin etmişlerdi. Ama kimse futbol kariyeri tehlikeye girdiğinde Suarez'in ne yaptığından haberdar değildi. Bu iki olaydan biri yüzünden aldığı cezadan sonra -anlatan arkadaşı hangisi olduğunu hatırlayamıyor- Suarez memleketine uçmuş. Liverpool'un onu göndereceği dedikoduları arasında yıllardır görmediği bir grup adamın arasına karışmış. 2003'te Nacional'in genç takımında beraber oynadığı arkadaşlarını bir araya getiren bir parti düzenlemiş. Beraber büyüdüğü, bir hakeme kafa atıp atmamasını umursamadan kendisine destek olan insanları etrafında toplamış.

Suarez'in genç takımdaki arkadaşlarından Mathias Cardacio "Onu yıllardır, çok uzun yıllardır görmeyenler vardı" diyor.

Pirez oturduğumuz lokantada Suarez'i kendi penceresinden anlatıyor. Ona göre, anlattıkları iki meşhur ısırık kadar gerçek. Suarez kısa süre önce Uruguay'ın plajlarından birinde düzenlenen bir etkinlikte medyanın karşısına çıkmış. Kalabalık toplanmış, flaşlar patlamış. Ancak onu flaşların önünde izleyenler oradan nasıl ayrıldığını fark etmemiş. Suarez, Pirez'in kızının iki yaşına gireceği doğum günü partisine yetişmek için alelacele Montevideo'ya dönmüş. Bu durumda sorulması gereken soru şu: Suarez sadece iki kere birilerini ısırmış iyi bir aile babası mı, yoksa arada bir normal bir insan gibi davranmayı başaran bir deli mi?

Uruguay'daki muhabirler, Suarez'in harika bir baba ve çok iyi bir arkadaş olmasıyla ilgili haberler yapıyorlar. Çünkü yazdıkları şeyler gerçeğe yakın gözüküyor. Tıpkı İngiltere'de karıştığı şiddet olaylarının dünyanın her yerinde gerçeğe yakın gözükmesi gibi...

Montevideo gazetelerinden birinin spor editörüyle şehrin sömürge mimariyle yapılmış eski meydanının yakınlarındaki bir barda buluştuk. Mekanın arka tarafındaki tuğla fırın akıl almaz derece sıcaktı. İçindeki alevlerden şehirdeki en iyi pizza çıkıyordu. Önümüzdeki fıçı biralar o kadar soğuktu ki kocaman, ağır bardaklarımızın donmamasına şaştım. 

Romulo Martinez Chenlo, uzun saçlarını kulaklarının arkasına kıstırdı ve gözlüğünü çıkardı. Daha önce kafa atmayla ilgili bir olay duymamıştı. Mahallede kulaktan kulağa yayılan buna benzer bir olay da duymamıştı. Suarez'in iki farklı yüzünden bahsetmeye başladığım sırada manalı manalı gözlerini devirecekti ama kendini tutmayı başardı.

Sonra sesini yükselterek cevap verdi: "İki Suarez falan yok."

Ve o anda, Suarez'in asla bir hakeme saldırmadığını kanıtlayıp bu işi kökünden çözmeye karar verdi. Bir arkadaşının numarasını bulmak için telefonunu eline aldı, Ricardo Perdomo isimli adamın numarasını buldu. Perdomo, Suarez'in genç takımdaki antrenörüydü. Bir saldırı olmuşsa, o da kenardan buna tanık olmuş olmalıydı. Adamı arayıp birkaç dakika İspanyolca konuştu, bu sırada bize müstehzi bir gülümsemeyle bakıyordu. Galiba hikayenin uydurma olduğunu kanıtlamak için her türlü detayı öğrendiğini anlatmak istiyordu. Gözleri bir aşağı indi, bir yukarı çıktı. Topladığı bilgileri kafasının içinde işliyormuş gibi gözüktü. Uzun bir sessizliğin ardından telefonunu kapattı.

"Kafa falan atmamış" dedi, muzaffer bir sesle. Sonra da öğrendiklerini bize anlatmaya başladı. 2003 yılıydı. Suarez 16 değil, 15 yaşındaydı. Nacional, Danubio adlı başka bir yerel ekiple oynamış ve Suarez o maçta kimseye saldırmamıştı. Sadece maç kötü giderken hakemin verdiği bir karar yüzünden sinirlenip tepki göstermişti. Kafasının hakemin yüzüne geldiği doğruydu ama bunu kasıtlı olarak yapmamıştı.

"Düşmüş" dedi. "Dengesini kaybedip hakemin üstüne düşmüş."

*

Bundan sonra öğrendiğimiz şeylerin Suarez'le hiçbir ilgisi yok. Ancak edindiğimiz bilgiler, onu bugünkü haline getiren şiddet dolu dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatması ve herkesin bu kafa atma olayını konuşma konusundaki isteksizliğini açıklaması bakımından büyük önem taşıyor: Konuştuğumuz herkesi korkutan şey, olaydan sonra yaşananlarmış. Detayları öğrenmek için Ricardo Gabito adlı bir araştırmacı gazeteciyi aradık.

Birkaç gün sonra şehir merkezindeki bir plazanın yanındaki üstü açık bir kafede bir araya geldik.

Sözlerine başlarken olayları şöyle özetledi: "Suarez'in bir hakeme saldırdığını ortaya çıkarmam, birilerinin ayağıma kurşun sıktırmasıyla sonuçlandı."

Bistronun sandalyesi Gabito'yu taşımakta zorlanıyordu. Karşımda oturan adam, göbeği ve gömleğinin açık yakasından fışkıran göğüs kıllarıyla tam bir insan azmanıydı. Bacakları masanın altına ancak sığıyordu. Simsiyah kaşları birbiriyle cebelleşen iki tırtıla benziyordu. 1981'den bu yana gazetelerde ve televizyon kanallarında çalışmıştı. Yolsuzluk dosyaları hazırlıyordu. Uruguay futbolunun kirli yüzünü ortaya çıkarmak için uğraşan nadir gazetecilerdendi. Kokainden kazandıkları paraları oyuncu transferleriyle aklayan uyuşturucu tacirleri, hakemleri baskı altına alan sahtekar yöneticiler... Haber yapacak çok şey vardı. 

Yolsuzluk öyküleri, torbacılar ve gecenin karanlığında saldırıya geçen tetikçiler: Bu haber beni tam anlamıyla içine çekmişti. Artık sadece kafa atma olayını değil sonrasında yaşananları da saplantı haline getirmiştim.

Karşımda oturan adam, Suarez hikayesini bana en başından anlattı. Sözler ağzından çıkarken masaya doğru eğilmişti, gözleri parlıyor, sesi titriyordu: Larranaga 2003'te gençler ligi şampiyonunu belirleyecek maçı yönetmiş, o maçta Suarez'e kırmızı kart göstermişti. Sonra da kırmızı kartı Luis Suarez kendisine saldırdığı için çıkardığını iddia etmişti. İddianın bulunduğu raporun aslı kaybolmuştu. Yani hakemin iddiasını kanıtlamak imkansızdı. Larranaga konuşmadığı sürece gerçeği dedikodudan ayırmak mümkün olmayacaktı. Olay  kulaktan kulağa yayılmış, birçok ayrıntı Gabito'nun vurulmasından sonra yapılan gazete haberlerinde ortaya çıkarılmıştı.

Haberlere göre kırmızı karttan sonra olanlar şunlardı: Spillman, Larranaga'yı arayıp Suarez'in saldırısıyla alakalı detayları resmi maç raporundan çıkarmasını istemişti. Amacı en sevdiği takımın yıldız oyuncusunu korumaktı. Larranaga bu isteği reddedince Spillman hakeme küfürlü bir sesli mesaj göndermiş ve kariyerini bitirmekle tehdit etmişti. Larranaga kararının arkasında durup raporu olduğu gibi gönderince Suarez uzun süreli bir ceza almıştı. Bu bilgileri Gabito'ya sızdıranlar futbol federasyonundaki kaynaklarıydı. Ardından daha fazla kaynak ve bilgi ortaya çıkınca, Gabito bu Spillman denen adam hakkındaki araştırmanlarını iyice derinleştirmişti. 21 Aralık günü yani ilk haberin yayınlanmasından sadece 10 gün sonra Gabito yaptığı televizyon programının yayınından dönüyordu. Saat gece 11 sularıydı, yabancı bir araba evinin önünde bekliyordu.

Masada oturan Gabito, bir an etrafına baktı ve şekerliği aldı. "Bu, o araba olsun" dedi.  Diğer kahve gereçlerinden bazılarını da kendisinin ve evinin yerine kullandı ve oracıkta; kalabalık bir meydanın ortasındaki Cafe Tribunales'te, kendisine yapılmış bir suikast girişimini yeniden canlandırdı.

Gabito evinin kapısına geldiği anda silahın buz gibi soğuk namlusunu kafasında hissetmişti. Borçlu olduğu için adam öldürmeye zorlanan tetikçi, son anda onu öldürmekten vazgeçmiş, kolunu Gabito'nun boynuna dolayıp bacağına bir el ateş etmişti. Başarısız katilin binip kaçtığı arabanın tekerlerinin gıcırtısı gecenin karanlığında yankılanıp Gabito'dan akan kanlar beton zemini kırmızıya boyarken, yaralı adam bir taksi tutup kendini hastaneye yetiştirmişti.

Gabito, dört yıl sonra bir gün yolda yürürken tetikçisine rastlamış. Müstakbel katil yanına yaklaşıp şöyle demiş: "Beni tanıdın mı?"

Gabito da yanıt vermiş: "Sen beni vuran adamsın."

Yolları orada ayrılmış. Bu anıyla ilgili ne yazabilirim bilmiyorum. Urugay futbol dünyasından garip bir sahne daha işte...

Vurulma olayıyla alakası olan üç kişi de hapse girmiş ama bir süre sonra hepsi serbest bırakılmış. Onların içeride kaldığı sürede Gabito başka kâr odaklarının işlerine çomak sokmaya ve yaptıklarının bedelini ödemeye devam etmiş: Yalan haber yazmayı reddettiği için iki kere kovulmuş, büyük bir tutkuyla bağlı olduğu endüstride istenmeyen adam ilan edilmiş. 2011'den bu yana hiçbir araştırması televizyonda yayınlanmıyor, Şubat 2013'ten beri hiçbir haberi manşet olmuyor. Kendini haksızlığa uğramış, köşeye sıkıştırılmış hissediyor.

İşte bu his, Suarez'in en sevdiği oyuncu olmasının sebeplerinden birisi.



Uruguay'daki herkes Suarez'in hangi şartlarla mücadele ederek bugünlere geldiğini biliyor. Oyuncunun ülke bilincindeki yerini belirleyen bu olmuş. Onu ne olursa olsun kazanmak için savaşan, belirsizlik ve fakirlikten kurtulmak için var gücüyle kaçan bir çocuk olarak görüyorlar. Gabito'ya göre bir adamın başkasını ısırmasının sebebi sadece delinin teki olmasıyla açıklanamaz. 

O adamın içinde her zaman yeni bir yaşama tutunma çabası, arkada bıraktığı karanlık hayatın onu çekip geri almasından duyduğu müthiş korku vardır. "Suarez için futbol, kendini kurtarmasını sağlayacak bir araçtı. Futbola öylesine tutundu ki, deyim yerindeyse, ya batacaktı ya çıkacaktı."

Bunu söylediği an, adeta perde kalktı. Gabito'yu yepyeni bir gözle gördüm. Onu şimdi anlıyordum.

Cevabını bildiğim bir soru sordum: "Çocukluğun nasıl geçti?"

Şimdi baştaki kadar iri gözükmüyordu.

"Zordu" dedi. "Tıpkı Suarez'in çocukluğu gibi."

Gabito 11 yaşından itibaren çalışmaya başlamış. O günden bu yana kendi kazandığı parayla hayatını idame ettirmiş. Ailesinin tek kuruşu olmadığı için Uruguay-Brezilya sınır bölgesindeki bir otelde bulaşıkçılık yapmış. Yoksulların daima yoksul kaldığı bir ülkede, sefalet içinde büyümüş. Geçmişi yüzünden hiçbir tehlike onu korkutmuyor. Çünkü vurulmak bile tekrar o 11 yaşındaki bulaşıkçı çocuk olmak kadar ürkütücü gelmiyor ona. Bu yüzden Suarez'in ısırıklarında garipsenecek bir şey görmüyor. Çünkü Gabito da sınır bölgesindeki o mutfağa geri dönmemek için bir yabancıyı hiç tereddüt etmeden ısırabilir.

"Suarez'in verdiği tepkileri anlayabiliyorum" diyor. "Futbol oynasam ben de aynı şeyi yapardım. Karşıma çıkan engellere teslim olmamak, onları aşmak için Suarez'in yaptığı şeyleri yapardım."

*

Araştırdığımız olayın geçtiği yeri ve zamanı tam olarak bulmayı sonunda başarmıştık. Olay şiddetli bir saldırı da talihsiz bir kaza da olsa, herkes aynı şeyi söylüyordu: Tarih, Kasım 2003 yani Suarez'in hayatının en önemli yılının son günleriydi. Luis, yetenekli bir takımda oynayan yetenekli ama tembel bir oyuncuydu. Nacional'in genç takımı 8-9 yaşında bir araya gelmiş, yıllar boyu beraber oynamış, tüm yaş gruplarında rakiplerini domine ederek o günlere gelmişti.

Bazıları profesyonel bir takımda şans bulacak, bazıları futbol yerine düzenli bir hayatı tercih edecekti. Kesin olan tek bir şey vardı: Akla kara 2003 yılının sonunda belli olacaktı. Gençlikle yetişkinlik arasındaki o ince çizgideydiler. Bunu hepsi biliyordu.

Geçen yıllar içinde birbirlerinin ailesi olmuşlardı. Beraber tatillere gitmişler, ilk aşklarını birbirlerine anlatmışlardı. Bu çocuklar, büyüyüp birer genç adam olurken birbirlerine göz kulak olmuşlardı.

Bu aile, Suarez'in içine işlemişti.

*

Suarez'in yoksulluğu hayat hikayesinin sadece bir yönü. Bu yoksulluk, şiddete meyilli hareketlerini açıklamak için yapılan betimlemelerde sıkça kullanılsa da bir söz sanatı değil, gerçeğin ta kendisi. O da Ricardo Gabito gibi yoksulluk içinde büyümüş. Gabito'nun zor şartlarda geçen çocukluğu Suarez'inkine benziyor. Annesi bir temizlikçiymiş. Krampon alacak parası yokmuş. Bu yüzden bir keresinde iyi bir takımın seçmelerine girememiş. 

Ama bunlardan daha ilginci, insanların bu zengin-fakir hikayesi yüzünden Suarez'in parçalanmış ailesini göz ardı etmesi. Oysa, bu mesele Suarez'in kişiliğine en çok etki eden şey olmuş. Suarez ergenlik yıllarının başındayken, babası tüm aileyi terk edip gitmiş. Genç Luis antrenmanları kaçırmaya, içki içmeye ve geç saatlere kadar eve gelmemeye başlamış. Kaybolmuş. Takımın hocası çoğu zaman evine kadar gelip golcüsünü antrenmanlara sürükleyerek götürürmüş. O günlerde içindeki öfkeyi kusmak için futbol oynuyormuş. Ancak ne bugünkü gibi kararlıymış, ne de yetenekli. Luis Suarez, hayatını mahvetmek üzereymiş.

Sonra, 15 yaşındayken bir kızla tanışmış.



Kızın adı Sofia Balbi'ymiş. Sarı saçları, esmer bir teni varmış. Luis para kazanmak için sokakları süpürürken yerde bulduğu bozuklukları toplar, o paralarla Sofia'yı dışarı çıkarırmış. Kızın ailesi ise rahat bir hayata sahipmiş ve Luis'i evlerine kabul etmişler. Düzenli olarak onlara yemeğe gidiyormuş. Sofia, Luis'e kötü notlarının aptallıktan değil tembellikten olduğunu söylemiş. Daha çok çalışmasını istemiş. Genç adam, bu kızın ailesinde daha önce hiç sahip olmadığı bir şeyi bulmuş. İlk kez kendini bir şeye ait hissetmiş, birilerine güvenmiş. 

Cardacio şöyle diyor: "Ona sahip çıkmışlardı."

Sofia'nın ailesi 2003'te İspanya'ya taşınmış.

Yeni ailesini, ruh eşini, ilham perisini kaybeden Luis yine karanlık sulara gömülmüş. Çalışma alışkanlığı darbe almış. Yıllar sonra, Premier Lig'de bir yıldız olması sanki kaçınılmazmış gibi geliyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Suarez, bu kızı sevdiği için muhteşem bir oyuncu olmuş: Sofia, Avrupa'da yaşıyormuş. Suarez ise Güney  Amerika'da. Luis hayatı boyunca sokakları süpürse bile onu Avrupa'ya götürecek uçak biletini almasının imkansız olduğunu fark etmiş. Aşk acısı ve gençlik ateşiyle dolu zihni, bu sorunu çözmek için ancak bir ergenin düşünebileceği, akla mantığa sığmayan bir plan yapmış: Kendini futbola adayacak, dur durak bilmeden çalışacak ve bu sayede kendine bir Avrupa takımında yer bulacakmış ve o takım  okyanusun ötesindeki Sofia'sına kavuşmasını sağlayacakmış. Delice, değil mi?

Gelin görün ki planı işe yaradı. Suarez, 2006 yılında kendisine şans veren küçük bir Hollanda ekibine transfer olduktan sonra bir yıldıza dönüştü. Önce Ajax'a, ardından Liverpool'a gitti. O sarı saçlı kızla da 2009'da evlendi. Şimdi iki çocukları var. Eve gelen her misafir kapı açıldığında şu manzarayla karşılaşıyor: Luis çocukları üstüne tırmanmış vaziyetteyken mutluluktan kahkahalar atıyor. Ailesini çok seviyor ve bu aileyi ona veren şey futbol. Sokaklarda bozuk para toplamakla bu mutluluk arasındaki tek fark futbol.



Arkadaşları ve eski antrenörleri sürekli aynı karmaşık şeyi açıklamakta zorluk çekiyorlar. Onu koruyorlar, aşırı hareketlerine bahaneler uyduruyorlar. Çünkü içine gömdüğü bunalımın hâlâ orada bir yerlerde olduğunu biliyorlar ve bunu anlatmanın bir yolunu bulamıyorlar. Onların düşüncesine göre Suarez'in gol atma ve kazanma şansını engellemek için yapılan her şey, onun için sportmence bir mücadele değil eşi ve çocuklarına karşı işlenen bir kusur. Onu yakından izleyince bu fikre hak vermemek mümkün değil. Suarez, bir rakibi topu ayağından almak için  baskı yaptığında, karşısındaki oyuncu onu tek başına Montevideo sokaklarına geri göndermek istiyormuş gibi karşılık veriyor.

Bu macera, düşündüğüm şekilde olmasa da, Suarez'i anlamak için bir yol bulmamı sağladı. Onun hakkındaki gizemi çözmek için eşini anahtar olarak kullanmamdan bu yana hakem mevzusu aklımdan neredeyse tamamen çıkmıştı. Artık sahada gerçekleşen başka bir şeyi düşünüyordum. Bu seferki son ısırığın üstünden fazla geçmeden yaşandı. Bu olay ve o ısırık, bir madalyonun iki yüzü gibiydi.  Suarez attığı bir golün ardından formasını kaldırıp altındaki ev yapımı tişörtü gösterdi. Oğlu Benjamin daha yeni doğmuştu ve tişörtünün üstünde ailesinin resmi vardı: Sofia kucağında bebekle dururken, Delfina yeni doğmuş kardeşinin üzerine eğilmişti. Tişörtteki resmin üstünde İngilizce olarak "Hoşgeldin Benja" yazıyordu. Altındaysa İspanyolca bir cümle vardı: "Onları seviyorum."

Suarez Kasım 2003'te böyle bir mutluluğu hayal dahi edemiyordu.

Takımı şampiyonluk için oynuyordu. Nacional kaybederse gelecek hafta aynı takımla tekrar oynayacaktı. Kazanırsa sezonu bitirecekti. Herkes hakemin maçı nasıl yönettiğini hatırlıyor. Pirez gülerek şöyle diyor: "Hakeme bir tane çakmak istiyordum. O gün hakemi öldürebilirdik. Maçı berbat yönetti. Herkes çok öfkeliydi."

Suarez maçı bırakmadı. Sürenin bitimine 15 dakika kala, oyun rakip takımın hakimiyetine geçiyordu. Bir Danubio oyuncusunun ayağındaki topa kayarak uçtu. Hakem bu hareket yüzünden sarı kart gösterdi. Tanıkların dediğine bakılırsa bu hatalı bir karardı. Suarez de durumdan memnun değildi zaten. Hemen ayağa kalkıp itiraz etmeye başladı. Larranaga bunun üstüne kırmızı kartını çıkardı. Yine hatalı bir karardı ama tabii ki ardından yaşananlar için de bahane olamazdı.

Bir anda Suarez'in içindeki korkular kontrolden çıktı.

Kırmızı kart, rövanşta oynayamayacağı anlamına geliyordu. Zorlu gençliği boyunca onun ailesi olmuş takım, final maçını onsuz oynayacaktı. Çocukluğunun son maçını tribünden izleyecekti. O sezon tam 63 gol atmış, kırmayı çok istediği kulüp rekoruna ulaşmasına sadece bir gol kalmıştı. Larranaga gösterdiği kırmızı kartla sadece onu oyundan atmadı, ailesinden de ayırdı. Suarez öfkeden yanıp tutuşuyordu.

Onu bu öfkeye iten sadece bu da değildi.

Hayatın sıradan akışı içerisinde gerçekleşen basit olayların bazen gizli anlamları vardır. Hiçbir şiddet olayı durup dururken gerçekleşmez. Suarez'in annesine gönderdiğim bir mesajda Balbi ailesinin Barcelona'ya ne zaman taşındığını sordum. Ekim 2003'te gitmişlerdi. Sofia'nın aşk acısı çeken sevgilisi bir ay sonra bir hakeme saldıracaktı.

*

Yaşanan olay kesinlikle bir kaza değildi. Bulduğumuz ilk görgü tanığı Danial Enriquez oldu. Enriquez, Suarez'in takımında gençlerden sorumlu direktördü ve golcü oyuncusu için birçok kez itibarını riske atmış, onun muhteşem bir oyuncu olacağına herkesten önce o inanmıştı. Bizimle plajın hemen oradaki zengin mahallesinin yakınlarında bir kafede buluştu. Başlarda havadan sudan konuştuk. İki taraf da konuya girmeye çekiniyordu. Enriquez bir cappucino söyleyip bize tutkularından ve hobilerinden bahsetmeye başladı. Profesyonel olarak DJ'lik yapıyordu ve Uruguay'daki en önemli yerli maskesi koleksiyoneriydi. Maske hobisinin Suarez meselesini hatırlattığını fark edip gülmeye başladık. En sevdiği maskeleri Aztekler yapmıştı. Biri güneşi, diğeri ayı temsil ediyordu. Enriquez'e bir ödev verdim: Elindeki tüm maskelere bakıp, gerçek Suarez'i en iyi anlatanı seçecekti.

Artık zamanı gelmişti. Bu sorudan daha fazla kaçamazdık. Enriquez lafı hiç gevelemedi.

"Hakemi itti, sonra da kafayı çaktı."

Birkaç gün sonra, Enriquez'den bir e-posta aldım. Verdiğim görevi ciddiye almış ve biraz araştırma yapıp doğru maskeyi bulmuştu. Sonuçta bu sadece onun kendi seçimiydi. Çünkü Suarez'i iyi tanımasına rağmen onu çocukken ele geçiren şey neydi ya da şimdi muhteşem bir oyuncu olmasının sebebi nedir bilmiyordu. Ama seçtiği maskeden anlaşılan, onunla ilgili bazı şüpheleri olduğuydu. O şüphe Suarez'i bir sonraki izleyişimde benim de zihnimde olacak.

Seçilen maske Orta Afrikalı Songye kabilesi tarafından yapılmış. Bu kabile yetiştirdiği savaşçılarla ve konunun bir uzmanının ifadesiyle kıtanın en agresif maskelerini yapmasıyla ünlü.

Maske uzun ve oval. Bazı uzmanlar, savaşçıların bunu insana özgü zayıflıklarını saklamak ve düşmanlarını korkutmak için taktığını söylüyor. Bu şey sayesinde savaş alanındakileri şaşırtmak, insanüstü gözükmek istiyorlarmış. Maskenin gözleri boş ve ölü. O gözlere uzun süre bakmak insanı korkutuyor. Bu iki boşluk, iki sembolik havuzmuş. Savaşçı, atalarının ruhunu bu boşluklarda toplayıp düşmanlarına karşı kullanıyormuş.

Benzetme biraz abartılı olabilir ama Enriquez fotoğrafı gönderdikten sonra yazdığı bir notta maskenin Suarez'e tam olarak uyduğunu, onun mantığını tam olarak yansıttığını söylüyor. Maske, yaşayanları korumak için geçmişten güç alıyor. Savaşçının insani yüzünü saklarken, en derinlerde sakladığı hayvani güdülerini sergiliyor.

*



Hakemi aramayı asla bırakmadık. Hatta o kadar ileri gittik ki hakemin babasının sekreteri bizi çevirmenimin üniversitesine taciz davası açmakla tehdit etti. Sonunda pes ettim. Uruguay'dan ayrıldığımda Larranaga'yı bulamamıştım ama çok da umurumda değildi. Hakemle alakalı saplantımın yerini Luis Suarez'in hayatının iç yüzünü öğrenme merakı almıştı. Hakem hâlâ oralarda bir yerlerde duran bir sır. Onun dağılmış yüzü Suarez'i muhteşem bir oyuncu yapan açlığı ve bir gün diz çökmesine sebep olabilecek kusurları ele verebilir. İpuçları her yerde. Unutulmuş bir hakemi ararken denk geldiğiniz bir araştırmacı gazetecinin yaşamında onları bulabilirsiniz. İpuçları tekrar tekrar okuduğum haberlerde, izlediğim videolarda karşıma çıkıyor.

Liverpool'un Dünya Kupası'ndan önceki son maçında sakatlanan bir Luis var. Başına bir felaket gelmiş gibi, sanki kaybettiği şey bir oyundan daha fazlasıymış gibi gözüküyor. Televizyon ışıkları altında hissettiklerini anlatmakta zorlanan başka bir Luis var. Muhabire tek bir şansı kaçırmaya bile dayanamadığını, kurduğu her şeyin o şansla birlikte yok olup gitmesinden korktuğunu söylüyor. Öfkesinin ve sevgisinin kaynağı aynı korku. Pozisyon almak için girilen normal bir ikili mücadele sırasında ansızın rakibini ısıran bir Luis var. O Luis bir hakeme kafa atıyor, adamın burnu inek gibi kanıyor. 

Bir muhabire açtığı evi, peluş oyuncaklarla dolu. Çünkü evin dekorundan çocukları sorumlu. Liverpool'da çıktığı ilk basın toplantısında gömleğinin kollarını düzeltiyor, gergin, aklı başka yerde. Küçük bir çocuk gibi etrafı süzüyor.

Bir Liverpool maçının santrasından önce sahaya çıkarken küçük kızı elinden tutuyor, oğlu kucağında uyuyor. Suarez, herkesin çılgına döndüğü o stadyumda umutlarını ve korkularını kendine saklamaya çalışıyor.



Yazar: Wright Thompson


Sunuş yazısı için siriuswack'a teşekkür ederiz.

22 Eylül 2014 Pazartesi

4 responses to Luis Suarez: Bir Seri Galibin Anatomisi

  1. eser says:

    Harika yazı, sizin de elinize sağlık!

  2. darkhorse says:

    Ellerinize sağlık.Vakit ayırıp uğraştığınız için çok sağolun.

  3. bazarov says:

    Nefis. Elinize, emeğinize sağlık beyler!

Yorum Gönder

Blogger tarafından desteklenmektedir.

İzleyiciler